Tokat... Adını duyan çoktur ama gerçekten tanıyan az. Anadolu’nun tam ortasında, kendine has bir zaman çizelgesinde ilerleyen bir şehir burası. Ne tam Karadeniz, ne tam İç Anadolu; bir geçiş, bir geç kalmışlık şehri adeta.

Tokat, kuzeyinde Samsun, kuzeydoğusunda Ordu, güneyinde Sivas, güneybatısında Yozgat, batısında Amasya olan bir ildir. Haritada baktığınızda bu tanım sadece yön verir ama Tokat’ın yönü haritayla değil, insanıyla, tarihiyle, toprağıyla çizilir.

Bu topraklar bir zamanlar Selçuklu Devleti’nin izlerini taşıyordu. Anadolu Selçuklu döneminden kalan Tokat Kalesi, hâlâ dimdik ayakta. O kaleden şehir merkezini izlemek, insana geçmişi bugüne taşır gibi bir his verir. Ama aynı şehir, bugün sessizliğe bürünmüş gibi. İnsan bazen düşünüyor: Bu kalabalıklar arasında Tokat neden bu kadar yalnız?

Tokat’ın idari yapısı da zamanla şekillendi. 1944’te Artova ve Turhal, 1954 yılında yeni düzenlemelerle ilçe oldu. Sonrasında Almus 1987 yılında, Pazar ve Yeşilyurt 1990 yılında yapılan düzenlemeyle ilçe statüsüne kavuştu. Sulusaray ve Başçiftlik ilçeleri kurulmuştur. Bugün bu ilçeler, merkez ilçeyle birlikte şehrin yükünü sırtlıyor. Her biri merkezine bağlı olmak üzere, Tokat’ın sosyal ve kültürel zenginliğine katkı sunuyor.

Ama şu soru hep aklımda: Bu ilçeler büyürken Tokat küçülmedi mi? Yani ruhen… Çünkü bir şehir sadece nüfusla değil, umutla da büyür. Oysa bugün Tokat, göç veren bir şehir. Gençler hayallerini valizlere koyup gidiyor. Oysa olan Tokat, hayallerin filizlendiği, hikâyelerin doğduğu bir yerdi bir zamanlar.

Bugün size ne bir yatırım haberi veriyorum, ne bir tanıtım yazısı yazıyorum. Bu bir sitem belki de... Tokat’a, kendimize, geçmişe dair. Ama içinde umut da var. Çünkü bu şehir hâlâ ayakta. Hâlâ kök salıyor, belki de sessizce bizi bekliyor.

Ve belki bir gün, Tokat üşürken biz yanında oluruz. Gerçekten.